Asya Ekspedisyonu

Anket

Cemal Gülas'ın Çocuklara Mektubunun Son Bölümü Geldi!

Tarih / Date: 05-05-2013

Bütün yol boyunca bir yandan yumurtaları, bir yandan da yumurtaları kırmadan eve ulaşırsam ne dilemem gerektiğini düşünüp durdum.

Çocuklara - 3

O gün hayatımda ilk defa adımlarıma dikkat ederek, o evlerin arasındaki patikada buzdan kaymadan düşmeden bütün köyü dolaştım. 

Her birine tek tek “Akşam dedem sizi yemeğe bekliyor Dursun Amca.” “Akşam dedem sizi yemeğe bekliyor Yakup Dede.” diyerek köyün bir ucundan diğer ucuna ulaştım.

Başka zaman olsaydı, karda oynamaktan eve üzerimde tek bir kuru elbise kalmadan dönecekken, şimdi yumurtaları kırmadan ve üstüm kuru olarak geri dönüyordum.

Eve gelince elimi cebime sokup yumurtaları dedeme doğru sağlam olarak uzattığımda dedem gülümsedi:

“Dile oğlum şimdi bir dilek, ne dilersen o mutlaka gerçek olacak, ama hemen bugün önüne o dileğin düşeceğini sanma, öyle bir dilek dile ki gelecekte bu dileğin seni gelip bulabilsin." dedi.                         

Geleceğin nasıl bir gelecek olduğunu o küçücük köyde hayal etmem mümkün değildi. Annem babam İstanbul’daydı, bir ara onların yanına gitmeyi dilemek istedim ama sonra dedemden ayrılamayacağıma, onu daha çok sevdiğime karar verdim. 

Ne dilemeliydim ki hem dedemden ayrılmayayım hem de gelecekte bu dileğimi gerçekleştirebileyim diye düşündüm. 

Aklıma bir tek şey geliyordu, dedemin odasında asılı duran haritadaki Kuzey Buz Denizi yazan yere gitmek, nasıl olsa dedem beni oraya yalnız göndermez kendisi de gelirdi.

Böylece hem dedemden ayrılmazdım, hem de dileğim gerçek olurdu. Dedemin anlattığına göre, orada altı ay gece altı ay gündüz olurmuş. Altı ayın nasıl gece altı ayın nasıl gündüz olduğunu o çocuk aklımla delice merak ediyordum. Altı ay gece oluyorsa insanlar da altı ay boyunca uyuyor muydu acaba?

Ya da altı ay gündüz oluyorsa altı ay uyumadan nasıl duruyorlardı? 

Çocuk aklımda fırtınalar kopuyordu. Evet kesinlikle Kuzey Buz Denizi’ne gitmeliydim, altı ay gecenin altı ay gündüzün olduğu yeri görmeliydim.

”Odanda asılı duran haritanın bütün çizgilerinin en yukarıda birleştiği Kuzey Kutbu yazısı dışında başka hiçbir yazı, hiçbir şehir isminin olmadığı o yere gitmek istiyorum." dedim…  

“Tamam oğlum sen oraya bir gün gideceksin.” dedi. 

“Şimdi beraber gidemez miyiz?” dedim.

“Elbette giderdik ama bu dilek benim değil, ben yumurtalarımı kırmadan anneme verdiğimde dilediğim hayatı yaşıyorum." dedi. 

Dedemin babası, 1.Dünya Savaşı’nda Doğu cephesinde Sarıkamış’ta ölmüştü. Mezarı bile yoktu, ağabeyi ailesini geçindirmek için şimdiki Rusya’ya çalışmaya gitmişti.

Ancak hemen arkasından Rusya’da ihtilal olunca bir daha evine dönememiş ve o zamanki adı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği olan Rusya’da kalmıştı. 

Dedem tüm bunlar olduğunda 11 yaşında bir çocukmuş ve ailedeki tek erkekmiş. Dedemin annesi on yaşına kadar beni de büyüten Fadi Ninem, dedemin çocuk haylazlığıyla başına bir şey gelmemesi için onu nereye gönderirse göndersin cebine çiğ yumurta koyarmış.

Böylece onun eve başına bir iş gelmeden dönmesini sağlamaya çalışırmış ve dedem her eve döndüğünde dilediği her şeyin ondan sonraki hayatında gerçek olduğunu görmüş. 

Hatta dedemin anlattığına göre evlenip kaç çocuğu olacağını, çocuklarının da kaç çocuğu olacağını daha bütün bunlar olmadan dilemiş ve benim de adımı daha ben doğmadan Cemal olarak koymuş. 

Diğer dileklerini bilmiyordum ama adımın Cemal olarak konuluş öyküsü gerçek bir öyküydü ve çevremdeki herkes bunu anlatıyordu. Bu nedenle ben de Kuzey Kutbu'na gideceğime kesinlikle inanmıştım. 

Ondan sonraki günler hep haritanın önünde oturup, oraya nasıl gideceğimi düşünmeye başladım. Öyle ya ben henüz okula başlamamış, arabaya dahi binmemiş, elektriği olmayan, duvardaki gaz lambasının aydınlattığı odada gecelerini geçiren, küçücük bir köyde küçücük bir çocuktum. Oysa haritada görülmeyen köyümün çok uzağındaki bir noktaya gitmeyi dilemiştim ve bu hayalimin nasıl gerçekleşeceğini gerçekten merak etmeye başlamıştım.  

Haritanın önünde zaman geçirdikçe yaşadığım ülkeyi, çevremi, ülkemin etrafındaki ülkeleri, dağları, haritanın üzerinde mavi çizgiler gibi görünen nehirleri fark etmeye başladım. 

O harita ile ilgili dedeme o kadar çok soru soruyordum ki dedem bazen ben odaya girdiğimde odaya girmiyor ya da odadan çıkıp gidiyordu.

Boyum yetişmediği için iki sandalyeye çıkıp, saatlerce baktığım dünya haritasının üstündeki boşluk, benim bu gezegene ait ilk düşlerimin merkezini oluşturdu. 

Haritanın alt tarafında bulunan Güney Kutbu'na tek sandalye koyup bakabiliyorken, haritanın en üstünde tüm çizgilerin gidip buluştuğu noktada duran Kuzey Kutbu için mutlaka üst üste iki sandalye koymam gerekiyordu. 

18 Nisan 1998’de bir Rus helikopteri, benimle beraber üç kişiyi daha Kuzey Buz Denizi’ne bıraktığında, artık çocukluk rüyamın içindeydim. Helikopter yanımızdan uzaklaştıktan sonra müthiş bir sessizlik çevremizi sarıvermişti.

Arkamızda eşyalarımızı koyduğumuz kızaklar, ayağımızda kayaklarımız, sırtımızda yüklerimiz, bizi soğuktan koruyan giysilerimiz ve önümüzde Kuzey Kutbu'na kadar uzun bir yolumuz vardı.

Bir okyanusun üzerindesiniz ve deniz dalgalanırken anında donmuş. Ne yana bakarsanız bakın, ufku görüyorsunuz. Üstelik bir geminin güvertesinde ya da bir sahilde değilsiniz. Artık zaman ve mekanla ilgili net bir tahmin yapmıyordum. Bunun yerine hayatımdaki anları hatırlayıp sonsuzlukta gözümde canlandırıyordum.

Yıldızı, ayı olmayan, güneşin çevremizde dolandığı kutup gecelerinde en çok sevdiğim şeylerden biri uyumaktı. Kokuların ve seslerin olmadığı bu ortamdaki uykuyu, bugüne kadar hiç bir yerde uyumadım. Hele gördüğüm rüyalar... Çocukluğumdan başlayarak, o ana kadar geçen tüm güzellikleri, bir kez daha yaşıyordum. 

Açık denizle karşılaşana kadar yürüdüğümüz yerin, bir okyanus olduğu aklımın ucundan bile geçmiyordu. Hele buzların kırılarak üst üste yığılması görülesi bir olaydı. İki buz plakasının akıntının etkisi ile birbirine bindirmesi bir helikopterin motorundan daha güçlü sesler çıkarıyordu. 

28 Nisan Salı günü, Kuzey Kutup noktasına ulaştığımda birkaç özel eşya ile birlikte anılarımı, Kuzey Kutup noktasının buzuna gömdüm. Akıntılar yüzünden burada kalmayacak olan bu özel eşyalar, kim bilir ne kadar zaman Arktik Okyanusu'nda dolanıp duracaktı. 

İki sandalyeyi üst üste koyup seyrettiğim noktada, helikopter gelene kadar hıçkırarak ağladığımı kimseye belli etmedim. Kuzey Kutbu benim için iki sandalyeyle ulaştığımdan daha kolay ulaşılacak bir noktaymış; istenirse bir kez daha, bir daha, bir daha ulaşabilirim. 

Ama onun için hayal kurduğum zamanlara, bir daha asla ulaşamayacağımı biliyorum. O gün burada olmayı dilemiştim, dedem de bana “Oğlum sen yumurtaları kırılmadan bana verdin ya o dileğin gerçekleşecek sen bir gün oraya gideceksin.” demişti.

İşte şimdi o birgün bugündü... 

O zamanlar hep geleceği ve büyümeyi düşünürken, uzak yerlerin, yeni maceraların hayallerini kurarken, o dilek hakkını kazandığım gün aslında, bana bu hayalleri kurduran o güne, o küçücük dağ köyüne, dedemin evine ve dedemin yanına dönebilmeyi, asla büyümemeyi ve o günlerin asla geçmemesini dilemiş olmayı isterdim...
 

ARŞİV

İnimden Mektuplar - 1

İnimden Mektuplar - 2



Yorum Yaz


E-Posta :


Saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Feride
    10-02-2014

    Çok etkileyici. İlkokullarda türkçe kitaplarında böyle yazılar okutulmalı.Çocuklar bir Cemal Gülas'ı tanımalı.